düşüneceğim.

bir “arkama baksam vazgeçemezdim” yazısı daha.
Otobüs camından bakmak diye bir şey vardır dünyaya. Hani bilirsin, binip gitmelerden bahsediyorum arkana bakmadan. Gariptir; sen duran dünyaya “tepkini giderek gösterme” işlemini, otobüs içinde durmaktan başka bir iş yapmayarak gösterirsin. O halde kim gider, kim kalır şehir sonlarında?
Zaman sence de daha hızlı akmıyor mu otobüs camlarında?
Akar, bilirsin. Ve tam da bu düşünceye ısınmaya başlayışın, bilinmez şehirlerdeki beklenmeyişini beklenen yapar. Çünkü aklına düşmüştür bir kere. Ve bu gidilmez şehirler şu an bulunduğun yerden çok daha fazla gidilesidir.
Çünkü, aklına düşmüştür bir kere.
İnanmak başarmanın yarısı mıdır o halde? İnanmak, bazen tek bir pencereden pek çok dünyaya bakmaktır. Bazen son paranı bir kitaba vermektir. İnanmak bazen bir şişe şarapla tirbüşonsuz kalmaktır. Pencereden nasıl düşeceğin ise, evet “düşeceğin”, tamamen sana kalmıştır.
Bu hafta sonu pencereme atılan o küçük taşın peşine, beni nasıl bir yere götüreceğini sormadan, şuursuzca takıldım. Ve pencereden düştüğümde beni bambaşka dünyaların beklediğini anlamakta gecikmedim. Uzun bir yol vardı önümde; Taraklı, Göynük, Beypazarı ve dönüşte Mudurnu olmak üzere.
Uzun bir yol, uzun bir ev gibi. Taraklı, Göynük, Beypazarı ve Mudurnu, bir evin odaları gibi.
Bir hafta sonu gezmeye rüyalarınızdan başlamak gibi.
İşler böyle olunca haliyle, otobüsten indiğimde yol boyunca gördüğüm kahverengi topraklara sarılmak istedim. Arkamı döndüğümde ise, o kahverengi toprakların sertliğiyle tam bir tezat oluşturup beyaz bir kır elbisesi gibi toprağa dökülen konaklarda yaşamaktı ilk hayalim. Beyaz bir kır elbisesi giymiş kadındı evler ve onları çevreleyen ahşaplar için, kadını narin kollarından tutan yakışıklı bir erkekten daha güzel bir betimleme yapılamazdı.
Otobüste giderken bunları düşündüğüme göre, orada karşılaştığım onca insanı, camdan aşağı süzülen bir yağmur damlasına benzetmemem olanaksızdı. Şeffaf cam üzerinden damlayan şeffaf yağmur damlalarının bütünleşmesi kadar saflığı daha iyi anlatan bir şey olabilir miydi? İşte onun gibiydi, bana Mudurnu’da 1.5TL ye bazlama arasına yapılan dünyanın en güzel tostunu veren teyze. Ya da birçok siyah beyaz turistik fotoğrafa figür olan yaşlı amcalarımın yüzleri onlardan farklı mıydı? Değildi elbet. Ve siz de oraya adımınızı attığınız andan itibaren artık daha mutlu bir insandınız. Işıklar bazen daha bir parlak, arabalar bazen daha bir mavi, insanlar daha bir sessiz, havuçlar daha bir turuncu ve kuşlar daha bir uçucu. Ellerinizden uçucu. Ellerinizin kokusunun uçuculuğu. Sevdiğiniz adamların veya kadınların kokularını düşleyin. Ve de sonra o kokuların havaya dağılırken kanat çırpmaya başlayışını.
İşte böyle göç ediyordu kuşlar Beypazarı’ndan. Elbet onlara da birileri anlatmıştı gezmenin güzelliğini. Fark etmeden Beypazarı’ndan Mudurnu’ya, Mudurnu’dan Göynük’e ve Taraklı’ya göç edip edip geri dönüyorlardı. Bu yüzden daha güzeldi belki onlara dünya. Bu tecrübe onlara, gitmenin gitmek kelimesinde sınırlı kalmaması gerektiğini öğretmişti bunca zaman.
Bazen gitmek gitmekti ancak, her gidişin başka bir yerlere de varış olduğunu kaç yaşında unutmuştuk?
Ara sıra bir haller gelir bana. Gitmediğim şehirlerden mektuplar gelir. Kalkar giderim. Satır aralarını okumaktan daha iyidir şehir aralarını dokumak. Ve otobüs camından bakarken çok daha kolaydır, şehirlerarasındaki ipleri kesip atmak.
“Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer yine kürkçü dükkanıdır” demesinler bana. Onca şey anlattım ama şimdi ben kalkıp İstanbul’dan vazgeçebilir miydim mesela?
Arkama bakmadan vazgeçerdim.
Çünkü arkama baksam, vazgeçemezdim.
bugün biraz içimi dökeceğim. biraz değer yargıları, biraz oğuz atay, biraz siz, biraz ekümenopolis..
Erbatur hoca sağolsun mailinde Oğuz Atay’ın sözlerinin bulunduğu bir sayfa yollamış. Açtım, okudum da okudum. Böyle uzun bir günün ardından iyi geliyor 5 kere boş boş okuduğun sözleri 6. okuyuşunda algılamak ve zaten bu sözlere hep aşina olduğunu anlamak. İki cümle duraksattı beni ve kendini beynimde bir kere daha tekrarlattı. Bunlardan bir tanesi,
“Kafam cam kırıklarıyla dolu doktor, bu nedenle beynimin her hareketinde düşüncelerim acıyor.”
Sanki doğumumun ucu bucağı yokmuş gibi bu cümleye küstahça katılıyorum. Küstahça dedim, çünkü öyle demek geldi içimden. Ağzımızdan çıkan her sözü tartamayız ya, bizden nasıl düşüncelerimizi tartmamızı beklerler bilmem. Bugün sınav kağıdında kullandığım bir kelimenin dönüp dolaşıp “neden o kelimeyi kullandın?” cümlesini arkasına takıp bana dönmesi bu yüzden belki beni şaşırttı. Sanırım benim kelimem de bir başkasını duraksatmıştı. Savunamadım kendimi. Savunulacak bir şey yoktu. Bazen bir kelime kullanırsın. Yanlış da olabilir. Kime göre yanlıştır. Doğru da olabilir. Kime göre doğrudur. Ama sanırım benim kelimem ikisi de değildi. Çünkü başka kafada belli bir yargıya varılmış olsaydı, bana “neden?” diye sorulmazdı.
Bu cümlede anlatılan hissi yaşadınız mı bilmem. Eğer yaşadıysanız bir gün sizi Caddebostan sahilindeki ağlama duvarıma davet ediyorum. Muzlu çay da içirmek isterdim ancak bazen doğru nesneyle doğru mekan bir arada bulunamıyor, evden kahve alıp gidelim. Kahveyi belki bu yüzden seviyorum, çünkü benliğinde var olan ve insanların telve diye adlandırdığı katran kafamdaki cam parçalarını birleştirmeye birebir. Daha doğrusu seviyorum denemez o zaman. Kahveyi sevmiyorum ben, kahveye inanıyorum. Ve işte sırf bu yüzden bin parçaya ayrılmış beynimizin, o her bin parçanın da iyi bir darbeyle kendi içinde başka bir bin parçaya ayrılabilme potansiyelini size hatırlatmıyorum. Benim öyle oluyor, belki sizin de. Anlarsınız merak etmeyin,
“kırık olsa böyle duramazdınız”. ben duramıyorum.
“Hayatta silgim hep kalemimden önce bitti. Çünkü kendi doğrularımı yazacağım yere, tuttum başkalarının yanlışlarını sildim.”
ve bir es daha. İnsanın kendini bilmesi böyle bir şey. İnsan kendini nasıl biliyorsa, bir başkasının da böyle hissedip bunu dile getirmesi de işte böyle bir şey. Bakıldığında her yönden kendini öven bir cümle bence oysa. Bir yandan başkalarının yanlışlarını silme yetisi vermişsin kendine; bir yandan da alçakgönüllülük, altında bir ukalalık aranacak kadar fazla.
Katılıyorum, ucu bucağı olmayan bir doğumun küstahlığıyla.
—-
Bugün Ekümenopolis filmini izlemek uğruna devlet baskısına ve faşist kafaya da en çok idari kadrosunda yer veren sevgili İstanbul Ünivesite’sine 20 ekstra kişiyi kaçak sokabildiğimiz için ayrı bir gurur taşıyorum içimde. Bence gerçekten değecek bir filmdi. Filmi izlerken aldığım bir kaç not olarak,
-Sen bizi güldürdün, allah da seni güldürsün Ağaoğlu(!)
-Toplumun gelir düzeyinin artması önemli, ancak bu gelirin topluma nasıl dağıtıldığı daha önemlidir. Refah düzeyini yükseltecek olan ilki değil ikincisidir.
-3. köprü karşıtlığı bana zamanında Robert Kolejlilerin çektiği kısa film olan “Çilek Tarlalarıydı” filmini hatırlattı. İyi bir direniş örneğiydi.
-Günümüzde İstanbulda Toplu taşımaya ayrılan pay %10. Çok pardon Tokyo’da %96 mı? Ya da New Yorkta, Londrada %80 üzeri? Evet çok güzel, “olmadı, baştan alıyoruz!”
-İstanbulda 1980 yılında 200.000 olan araç sayısı bakın günümüzde ne kadara ulaşmış, 2.000.000!
-Ekümenopolis: Ucu bucağı olmayan şehir. Kendi kendini yutan şehir. İçindekileri kaybeden şehir. ‘Görünmez Kentler’deki Cecillia geldi aklıma. Başı neresiyse, sonu da ora.
Ucu bucağı olmayan bir insan, ucu bucağı olmayan bir şehirden başka bir yerde doğabilir miydi? Şimdi kalkıp İstanbul’dan vazgeçebilir miydim mesela?
Arkama bakmadan vazgeçerdim. Çünkü biliyorum, arkama baksam vazgeçemezdim.
hayır istemezdim. ve artık senden korkmaya başladım.
Minibüsün Ek Kontenjanları
Bu aralar çok yorgunuz. Bu şehir bu aralar çok yorgun. Güneşin doğmaya üşendiğine ben şahit oldum. Bu üzerinizdeki sisler yüzünden karanlık değil hava. Yıldızlar diyorum, parlamaya üşendiler çoğu zaman. Bu yüzdendir ki kurt adamlar yoruldular vampir avlamaktan geceleri. İnsan kalabilmek en iyi tercihti. En iyi ama bir o kadar da sıradan.
Karikatüristler köşelerinde çizecek bir şeyler bulamadıklarında, bu bulamayışlarının üzerine çizerler ya çoğu zaman. Bu aralar diyorum, hani şu yorgun olduğumuz sıralar, yaşamaya değer bir şeyler bulamadığımızdan yaşamaya değer bir şeyler bulamayışımızın üzerinden yazılmış senaryoları yaşıyoruz. Yani kısacası sıkılıyoruz. Bu aralar diyorum, çok sıkılıyoruz. De javu yaşadıysanız eğer yakınlarda, o, tüm bu boş sayfalarınızı “burayı anılarınızla doldurmak istemez miydiniz?” başlıklarıyla dolduruşunuzdan kaynaklanıyor, biliyoruz. Ve aksatmadan geleneği, küfrediyoruz Pazartesi sabahlarına. Oysa ne suçu var ki o günün, adının Pazartesi olmasından başka? Cumartesi ve Pazar’dan sonra değil de Perşembe’den sonra gelseydi onu daha çok sevmeyecek miydik? O halde nedir bu beynimizle zamanı yarıştırdığımız ayrımcılık? Cumartesi ve Pazar yüzünden dışlamadık mı o günü biz? Şimdi bizim, harçlık koparmak için sadece bayramlarda zengin halasıyla görüşen o çocuktan ne farkımız kaldı?
En saf ve en size ait düşüncelerdir, bir şeyler düşünmek istemediğinizde, o düşünmek istemediğiniz şeyleri bastırmak adına aklınıza gelen düşünceler. Örneğin ağlarsınız ağlarsınız herhangi bir sebepten ve bir anda aklınıza neden çoraplarınızı karıştırarak giyemediğiniz gelir. “Kim koymuş bu kuralı ya?!” dersiniz. Kim, neden belirlemiştir ki iki çorabın da her zaman aynı olmak zorunda olduğunu? Oysa biliriz ki bir Aralık ayında herkese desek ki: “Çıkarın o çizmelerinizi!”, kim bilir kaç kişi ecel terleri dökecektir. Sabah hiç takmadan ayağına geçirdiğin iki farklı çorabın, gün sonunda beklenmedik bir kararla gidilen arkadaş evinde gün yüzüne çıkmasının hesabını kim verecektir?
Bu aralar çok yorgunuz. Günlerimizin çoğu yitik bir karikatür dergisinin yitik bir köşesinden ibaret. Üstelik bu da yetmezmiş gibi bizi her gün ayağımızda farklı çoraplarla minibüs yolculuklarında çizmeye bayılıyorlar. Kurşun kalem izleriyle hayat bulmuş bedenimizin konuşma baloncuğuna giriyoruz yavaştan. “Minibüsler ne için var?” diyor beyin bize. Bu beyin çoraplara kafayı takan beyinle aynı beyin. ‘Ulaşım için’ diyor okul kitapları; ‘uyumak için ’ diye yazıyor gazeteler. Ardından “Uyutmayacağız!” diye bağırıyor halk, ellerinde meşalelerle. Halktan kastım, biliyorsunuz işte: teyzeler. Sabahtan akşama kadar taş ocaklarında çalışsanız bile eğer yaşınız geçmiyorsa otuzu, tanıştırayım, siz henüz bu minibüsün ek kontenjanısınız. Birazdan başınıza gelecekleri açıklayayım: Minibüse bineceksiniz boş diye. Diyeceksiniz ki “Ayakta da giderim bir şey olmaz.” Olacak. Her zaman boş diye bindiğiniz araç bilin ki bir durak sonra, size nefes aldırmayacak biçimde dolacak. Kalabalıkta onunla göz göze geleceksiniz. Önce size dokunan ellere* küfredeceksiniz içinizden. Daha sonra kabullenişi hissedeceksiniz. Biraz daha bakacaksınız, “Aslında tatlıymış ya.” diyeceksiniz. Seveceksiniz onu. Hem de çok. “Kaptan caminin orda indir lö” diyecek; siz, “Ben bir chardonnay istiyorum, hanımefendiye de bir pot de creme” diye duyacaksınız. Sarsılacaksınız. “Ah o bıyıklar” diyeceksiniz. “Ah Nejla seni seviyorum.” diyecek.
-Nejla kim Fırat?
- Fırat kim, ben Hüseyin (ki bu da neden her Hüseyin bıyıklı olur düşüncesinin miladı olacak kafanızda.)
-Neyse görüşürüz o zaman…
-Hadi eyvallah.
Ve böylece bir minibüs dehşetinin daha sonuna gelMEyeceksiniz. Bu sadece bir Stockholm Sendromundan ibaret değil. Minibüsler diyorum, onlar saksı değil.
Farkında değilsiniz belki ama, herhangi bir şehre ait olmak zorunda değilsiniz, o minibüsün minibüs, o çorabın da çorap olmadığını anlamak için. Size kendi beyninize dönmenizi söyleyecek herkes. Sağdan soldan pek çok düşünce girecek kafanıza. “Bu aralar çok yorgunum ama hâlâ yaşamam gerek, hâlâ düşünmem gerek” diye düşündüğünüz o anda,
kapı yüzünüze bir teyzenin sıkışmış poposuyla açılacak: “Kaptan daha nereye alıyorsun?!”
“şanslı” denir. öncelikle yatarken düşüneceği birisine sahip olduğu için. sonra da bu düş sayesinde rüyasını hatırlayamayacak kadar güzel uyuyabildiği için.
işte ben de böyle diyordum! lennoncım bendensin gel buraya. ama şöyle ki, ben hala böyle diyorum. “büyüyünce” kavramlarına uzun gelse de artık boyumuz, ben hala bunu istiyorum. ve isteme sürecim mutlu olarak geçiyor zaten. bu resim, “sen böyle düşünmeye devam et güzel kızım, ancak hayatta hiçbir şeye güvenmeyeceksin, ne erkeklere ne ailene. soracaksın değer vermeden önce, bana bu insanın ne yararı var. hayat, yarar-zarar ilişkisidir yavrum. hayatta mutluluğa değil, kariyerine bakacaksın” diyen babama gelsin. babacım sana hiç söylemeye cesaretim olamadı ama, seni suçlamıyorum böyle dediğin için. bu hayatı sen seçtin ve başına gelen mutlulukların değerini bilemedin. işte bunun için üzgünüm. ancak benim hayallerimi de yontma.
(Kaynak: yazmakguzeldirmesela)
patatesler neden mor değil?
çünkü birileri buna böyle karar vermiş. birileri çıkıp baya bildiğin demiş ki “hayır arkadaşım patates dediğin sarı olur hadi olmadı açık kahverengi, mor da nereden çıktı” beklediğim cevabı alamayınca sormayı bıraktım ben de. oysa mesela sadece patateslerin mor olmayışı değildi derdim. hep merak ederdim ben neden esmer doğmadım mesela. annem sarışın babam esmer, e neden ben babama çekmedim. çünkü birileri öyle istedi genler şöyle birleşti dediler. beklemediğim cevabı alınca sormayı bıraktım. mesela ben sana meraba derim. ama aklımda o an neler neler vardır bir bilsen. bir yanım sana bakar mesela, seni süzer. gözlerim değil, yani bana baktığın gözlerin değil. belki de hiç bakmadın bilemem. belki bakmak istemedin, belki de tam bakıyordun daa.. eeh yeter, bakmadın. yok yok ben duydum her gece onlara bakarak uyuyormuşsun. kim. sen. ben mi. ya ne sandın. şu an ne dinliyorsun, bienaldeki karpuzu. tam kafama göre, ruhumun gıdası. hayır midemin gıdası. ya patatesler diyorduk be adam! yahu senin tek derdin patatesler mi be kadın! önce bana şunun cevabını ver.
ya sen neden her gün gazete okuyorsun. neden şu an oturuyorsun. neden bir şeyler yazıyorsun, ya diyorum ki neden bu dünyada tecavüz oluyor. vermiyorlar azizim. işte sen de o hayvanlardansın. defol git. bi masa tasarlamak istedin mi hiç. yahu bugün de masalardan gidiyoruz. birileri bana masaların çok yük çekebildiğini söylemişti. masa da masaymış ha! değil mi. evet aynen öyle. şarabımıza geri dönelim.
hani sen içmeyi sevmezdin azizim. insanın bazen içesi geliyor. içesim gelmedi hiç benim, ama ona rağmen işiyorum. içmeden nasıl işiyorsun. hayır dünyalı sen ağlamaktan bahsediyorsun. ne diyorduk düğmeler! hadi bu dünyaya dön.
en çok kimle bira içmek isterdin. kendimle azizim, ah azizim. niye yahu. bir de onu içki sofrasında görmek isterdim. nasıl konuşur nasıl içer nasıl yutkunur nasıl güler nasıl saçlarını okşar nasıl utanır yanakları nasıl kızarır gözleri nasıl kayar nasıl bakar, aahh ah nasıl bakar. merak etmiyor musun azizim. ben aşık oluyorum sevgili kilise. sana ben lazımım o zaman. belki de ama geceleri buralarda yatmak yasak.
insan kendi beynine girince ne olur. malkovich. hayıır hayır o geçen haftadan. bu olur işte be adam bu olur! sokturtma beni kendi beynime. sadece klavye kullanmayı biliyoruz diye onca şey yazabilirim. peki neden anlamlı olmak zorunda. ne anlamlısı be, sadece ortak dil konuşuyoruz. peki ben sana kendimi anlatayım mı. dedim ya neden anlamlı olmak zorundayım. dü-zel-ti-yo-rum! sen anlamadın diye var olmayacak değil ya. evet başlıyoruz aslında benim aklımdan geçenler bunlar.
haahuuuauajagjshsaysuahsajaajhwuy7623782691209ıshuwhs6323hznueyds87zyd8aud8u2dhywegsyegyg87e3yuame2udhe3ygdytr3gy8fgda uheuhs73e7d 3ade7dh73hs83h 3szu2h3suh237h273y xzgdygdy 8 xe83h82u xe8he2sg72ye7 xuehdu2sgqywshxbjkhsyw4ndewhbw huydhe23y7eyz dwhuwhdu437dy7yedz pwdıqwoııwu8ey38ey3e7ye duehde7y74y xuhd7d47yd74 edhedew7d7y3e7r674 e7. erör! hayır senin için.
peki senin bedeninde kaybolabilir miyim? onu bilemem ama belki bedenimin bir zamanlar girdiği yerlerde kaybolabilirsin. o zaman yorgan altlarında buluşalım!
sana bir nasılsın derken benim belki de tüm beynim böyle işte. ah tanrım! sana demiştim. patatesleri bu kadar mor yapmayacaktın.
‘vazgeçmek’ten bahsediyorduk masada otururken,
bir nesneden vazgeçmek kadar kolay mıydı bir insandan vazgeçmek. mesela bir masadan. bir masadan vazgeçmekten daha mı kolaydı, diye sordum ona. ‘elbette degil’ dememi bekliyorsun biliyorum dedi. ve bunu dediği an, çoktan vazgectiğim insanların fotograflarını hala neden sakladığımı bilmediğimi unutmuştum.